Bütün resimler:
http://picasaweb.google.com.tr/home?tab=mq
Alişan Hayırlı
· Seyahat başlıyor
Malatya’nın şirin bir köşesi, Çarmuzu’dan Amerika’nın Philadelphia kentine uzanan Malatyalı bir gencin başarılarla dolu hayat hikâyesini öğrenmek için yol çıktım.
Malatya’da Erhaç Havaalanında başlayan uzun yolculuğum Paris üzerinde verilen 2 saatlik arayla birlikte 18 saat sonra Yeni Dünya’nın en eski şehri olan Philadelphia kentinde havaalanında son buldu.
Yarım yamalak ya da Tarzan’ca bir dille düşe kalka uçakta yol alırken, yıllardır öğrenmek için çaba harcadığım ama bir türlü konuşmayı öğrenemediğim ve yarım bıraktığım İngilizce için bir kere daha kendime kızıyordum.
Yorgun ve bitkindim…
Saatlerce hiç durmadan öten uçak motorunun sesi bende kafa, beyin bırakmamıştı.
Bilgisayar başına geçip bir kelime yazacak takatim kalmamıştı.
3 uçak yolculuğunu ardı ardına yapmıştım. Malatya-İstanbul, İstanbul-Paris ve en nihayet Paris- Philadelphia…
· Uçakta başıma gelenler
Erhaç Havaalanında uçağa bindiğimde Philadelphia’da bitecek bu uzun yolculukta beni nelerin beklediğini bilemiyordum.
Annem dedi ki, “Oğlum senin ne işin var gâvur memleketinde! Otur evinde! İşine bak gücüne bak! Ama gidersen de dikkat et. Tanımadığın kimselerle konuşma! Elin memleketinde yolda kalmayasın. Ben senin huyunu bilirim, başına bir şey geldi mi oturur ağlarsın!”
Annem haklıydı. Yıllar önce ben askerden memlekete dönerken, Bandırma’da otobüsü kaçırmış, garajda oturmuş hüngür hüngür ağlamıştım. Bana acıyan bir vatandaş, beni memleketime göndermişti.
Hep kaybolur hep ağlardım.
Paris havaalanında Philadelphia’ya gidecek uçağı bekliyordum. Herkes gibi ben de sıraya girdim. Her şey normaldi. Pasaport ve bilet kontrolleri sırasında zenci bir “bacımız” (bayan görevli) sırada bekleyen Gündüzbeyli gariban Alişan Hayırlı’ya doğru yaklaştı.
İyi de bu kadar kişinin arasında neden beni seçmişti?
Tipim mi bozuktu?
El Kaide üyesi olduğumu nereden biliyordu?!!!!
Eyvah dedim, korktuğum başıma geldi.
Ya beni uçağa almazlarsa?
Beni ayrı bir yere aldılar. İngilizce biliyor musun, dediler. Bilmiyorum dedim. (Ya deseydi ki, madem öyle ne işin var buralarda? Ya da çırağın Bülent bunca zamandır sana neden öğretmedi? Ama elin zencisi nereden bilsin Bülent’i…)
· Paris Havaalanında ödüm koptu
Herkes evraklarını gösterip rahatlıkla geçip giderken, bana neden özel muamele yapıyorlardı?
İçime bir korku düştü.
Yandın oğlum Alişan, dedim kendi kendime…
Başladılar sorular sormaya. Neden gidiyorsun, ne işin var, orda kime gidiyorsun? (Sanırım buna benzer sorulardı, anlamıyordum ama bunları sorduklarını tahmin ediyordum.) Pasaportla ilgili bir sürü şey sordular. Hiç birini anlamadığım için hepsine “yes” diye cevap veriyordum.
Korktuğumu anladılar. “Relax! Relax!” deyip duruyorlardı.
Pasaportumu ve evraklarımı döne döne kontrol ettiler. Üstümü başımı didik didik aradılar. El çanta ve bilgisayarımı makinelerden geçirdiler. İçini açıp dağıttılar. Bunların hiç birini öteki yolculara yapmadılar.
Dedim artık ben burada kaldım.
Artık kendimi “ağlamaya” hazırlıyordum.
Anneeeeeeeee! diye ağlayacaktım.
Bir bardak su istemesini dahi beceremeden dünyanın ta öteki ucuna gitmeye kalkıştım.
Aslında evraklarım tamdı. Tipim de o kadar bozuk sayılmazdı. Neden bana bunu yapıyorlardı.
Bilgisayarlara girip uzun uzun bir şeylere baktılar. Kendi aralarında konuştular. Arada bir de dönüp bana bakıyorlardı. Belki de beni sahten bir adam sanmışlardı. Nereden bileceklerdi benim gariban bir adam olduğumu.
İri yarı siyahi bir görevli geldi. Evrakları uzattı ve kuşkulu bir bakışla “go!” dedi.
Ohhh! Derin bir nefes aldım.
· Ah şu İngilizce!
Philadelphia uçağında 10 saat sürecek yolculuğum başlamıştı artık. Okyanusu aşmak ve Eskimalatyalı Muharrem’le buluşmak için hiçbir engel kalmamıştı.
Uçakta verilen yemekleri açlığımı gidermek için yemek zorundaydım.
Nerede anamın yaptığı yemekler!
İçli köfteleri, lahana sarmalarını, kiraz yaprağı sarmalarını, dolmaları, sıkma köfteleri, analıkızlıları şimdiden özlemiştim.
Bana ne verirlerse yemek ve içmek zorundaydım.
Söyledikleri şeylere, sanki anlıyormuşum gibi kısa ve bozuk bir şiveyle cevaplar veriyor, maalesef içimden geçenleri söyleyemiyordum.
Bir kere daha şu lanet İngilizceyi öğrenemediğime bin pişman olmuştum. Kendime öyle kızıyordum ki…
Burada adeta dilsiz, elsiz, gözsüz ve kulaksızsınız. Ne yardım isteyebilir ne de yardım alabilir konumdasınız. Dil bilmiyor ya da yanınızda sizin dilinizden anlayan birisi yoksa artık sizin uçakta nakledilen bir kargodan, ya da sokakta gezerken bir kütükten farkınız yoktu.
*************************
· Amerika’ya varış
Nihayet uçak Philadelphia havaalanına indi.
Artık Amerika topraklarına ayak basmıştım.
Şimdi bu kocaman havaalanından nasıl çıkacağımı düşünüyordum.
Son bir kez daha denetimden geçecektim. Sıkı bir kontrol daha beni bekliyordu.
Yine sorular, kontroller, kuşkulu bakışlar, zor anlaşmalar. Resimler çekiliyor, parmak izleri alınıyordu.
Şu Amerikalılar da ne kadar kuşkululardı… Vesvese ta ruhlarına işlemişti. Ödleri kopuyordu bir Türk ya da bir Arap gördüklerinde… Doğu insanına ya da Müslümanlara potansiyel bir suçlu gibi bakıyorlardı. 11 Eylül hadisesinden sonra bu ihtiyatlı yaklaşım adeta tavan yapmış zirveye çıkmıştı.
Havada uçan kuştan şüphe ediyor, sanki Empire State binasına bomba taşıyor sanıyorlar, her esen rüzgârdan nem kapıyorlardı.
Neyse bu son kapıyı da sağ salim atlattıktan sonra kendimi havaalanı dışına attım.
· Muharrem’e sürpriz yapayım derken…
Beni önce çok yüksek bir sıcak ve nemli hava çarptı. İstanbul havasına da ne kadar benziyordu.
Normalde Muharrem’le şöyle anlaşmıştık: Ben havaalanına inince arayacağım, Muharrem de gelip beni alacaktı.
Güya hem kendimi ispatlamak hem de sürpriz yapmak için aramadım ve bir taksiye atlayıp adresi Pakistanlı Muhammed isimli şoföre verdim.
Şoför adeta bayram etti. Bir tane çaylak elime düştü diye seviniyordu. Ama yolda aniden Muharrem’i aramaya karar verdim. Aradım ve dedim ki, bir taksiyle işyerine doğru geliyorum.
Ne kadar yanlış yaptığımı konuşunca anladım. Muharrem de uçak inmeden bir saat önce havaalanına gelmiş ve beni bekliyormuş.
Dedim ki, şu şoföre telefonu vereyim ne yaparsan yap!
Şoförle ne konuştuysa, yoğun trafiğe aldırmadan aniden arabayı sağa çekti ve durdu. Arkadan gelecek Muharrem’i bekliyorduk.
Çok geçmeden Muharrem bize yetişti, beni ve valizlerimi taksinin içinden aldı.
“Yüzlerce misafir karşıladım böylesini görmedim, Alişan abi neden böyle yaptın!” diye bana kızdı. Aslında haklıydı çocuk. Ya başıma bir iş gelseydi.
Ya beni kaçırsalardı! (Eee doğrusu belki Amerika’da değil ama Malatya’da önemli(!) bir adamdım!)
Philadelphia, Philadelphia olalı böyle bir karşılama töreni görmemişti, belki de…
Amerika’ya ilk defa gelen ve dil bilmeyen Kündübekli Alişan, “Havaalanından misafir olacağı yere tek başına giderek kendini ispatlamaya çalışıyordu.”
Aslında içten içe kendime kızıyor, başımı belaya sokup kendi kendime ceza vermeye çalışıyordum.
Heyecanımı, korkumu, ürkekliğimi, mahzunluğumu, sevincimi, bütün bedenimi saran karışık duygularımı mümkün olduğunca hissettirmemeye çalışıyordum, Muharrem’e…
Benim bu geliş biçimim biraz da Rahmetli Özal’ın yıllar önce, Başbakanlık döneminin ilk yıllarında Türkiyeli işadamlarına yaptığı acı sürprize benziyordu.
Özal, uçağa yüzlerce işadamını bindirmiş, Amerika’ya New York’a getirmiş. Havaalanında hepsini bırakmış, hadi gidin Amerika’yla iş yapın deyip hepsini New York sokaklarına salmış! Birçoğu hayatlarında benim gibi ilk defa gelen iş adamları çaresizlikten Newyork’un bir köşesinde oturup ağlamışlar.
*********************
· Muharrem’le buluşma…
Yeni Dünya’nın en eski şehri olan ve hatta bugünkü Amerika’nın kuruluşunun gerçekleştiği Philadelphia’nın en yeni ve en sıcak misafiri bendim.
Muharrem’i arabasından inip karşıdan gelirken görünce kendimi sanki Eskimalatya’da gibi hissettim.
Kucaklaştık.
Belki birkaç saniye sürdü ama… Bu kucaklaşma sanki Gündüzbey derme kanalının Eskimalatya’da Karakaya baraj gölüne dökülmesi gibi bir şeydi.
Bekleyen ve beklenendi.
Bütün yorgunluğum, açlığım, susuzluğum uçup gitmişti.
Philadelphia’nın içine, merkeze geldik.
Muharrem’in marketinin, işyerinin bulunduğu caddeye vardık.
Dinlenmek ve yemek istemiyordum.
Sanki acelem vardı ve bir an evvel tanıma ve öğrenme içgüdüsü beni rahat bırakmıyordu.
Aslında birinci derecede turistik amaçlı bir gezi düzenlemiştim ve tamamen kafa dağıtma ve Kanal Malatya’da 6-7 ay süren hızlı ve tempolu bir çalışma döneminin ardından dinlenme amaçlı bir geziydi.
Ama işte kör olası meslek peşimi bırakmıyordu.
Burada da rahat yüzü yoktu. Gözlemleme yapmak ve yazmak zorundaydım.
**********************
· Ayakkabımı beğenen zenci kız
Philadelphia’yı tanıma ayağının ilk turu tamamlanmak üzereyken, kaldırım kenarına park etmiş arabanın içindeki güzel bir zenci bayan bize dönerek bir şeyler söyledi.
Dedim, “Muharrem hayırdır bu ne dedi bize?”
-“Abi, kız senin ayakkabılarını çok beğenmiş. Ne güzel bir ayakkabın var diye laf attı.”
Haydaaa!
Malatya’da o kadar gezdim tozdum bir kişi çıkıp da ayakkabılarımı beğendiğini söylemedi.
Abi elin “gâvurunu” görüyor musun? Daha ilk bakışta ayakkabıyı keşfettiler. Zaten annem beni buraya tedirgin göndermişti. Ya benim başıma bir iş gelirse diye, hamdolsun şimdilik başıma bir iş gelmedi ama ayağıma bir iş geldi.
Demek ki burada ayağa bakıyorlarmış. Bilirsiniz bizim memlekette bir söz var, ne kadar doğru onu size bırakıyorum:
“Dost başa düşman ayağa bakarmış”
Ula dedim kendi içimden, bu kız daha beni yeni gördü, önceden tanışmışlığımız da yok, ayağıma bakarak bana niye düşman olsun ki…
Kığılı pasajında ayakkabı ustası Mükremin abi, bana öyle bir ayakkabı dikmiş ki, sesi ta Amerika’dan geldi. Helal sana Mükremin abi!
Neyse en azından Amerikalıların bende beğendikleri bir şey vardı, artık ölsem gam yemem. Ne yani beni beğenecek halleri yok ya. Biz de ayakkabı ile idare ediyoruz işte…
**********************
· Muharrem Philadelphia’yı fethetmiş
Muharrem’in burada havası bir başkaydı.
Genç, efendi ve sevilen bir insandı. Türk, Bulgar, Yunan, Rum, Zenci, Yahudi…72 milletten tanıdığı vardı, sokakta gördüğü birçok insandan ya selam alıyor ya da selam veriyordu.
Uğradığımız her işyerinde Muharrem’e büyük bir ilgi gösteriyorlardı. Etrafında sevgi ve saygı çemberi oluşturmuş, herkesle güzel bir diyalog kurmuş…
İnsani yönü ve beşeri münasebetleri, eğitim ve ticari alandaki başarısını aratmayacak düzeydeydi.
Mütevazı ve cana yakın kişiliğiyle Eskimalatya’yı, Malatya’yı, Türkiye’yi, bütün bir Türk insanını çok iyi temsil ediyordu.
Amerika’nın İstiklal Caddesi South Street denilen caddede ticaretini yapmasına rağmen, kalabalığa dalıp boğulmadan kendini muhafaza etmiş, bu durumu da ‘-Pencerelerinden bakıp içlerine girmemek’ şeklinde tarif ediyordu.
Yemek için gittiğimiz Kebap House’da bir yandan yemek yerken öte yandan koyu bir sohbete dalıyorduk.
Dünyanın öteki ucunda, binlerce kilometre uzakta, aramızda bir kıta ve okyanus olan bir diyarda, iki Malatyalı bir yemek masasında, daha ilk buluşmalarında “sevgili muhabbeti” yapıyorlardı.
Bu sevgili Malatya idi, Türkiye idi ve hatta bütün bir insanlıktı.
Muharrem’in derdi Malatya’ydı.
Memleketiydi.
Kendi insanıydı.
Aslında kendisi burada ama aklı ve ruhu memleketindeydi.
Annesinden babasından önce memleketi konuşuyordu.
· Amerika’da Malatyalı kalmak
Bu duyguyu, Amerika’ya ya da Avrupa’nın herhangi bir ülkesine gelip yerleşen her vatandaşımızda bulmak mümkün değildi.
Muharrem’in aldığı görgü, terbiye ve eğitim öylesine sağlamdı ki, çok az kimseye nasip olan bir başarının büyüklüğünü gencecik bedeninde taşımak, bu sorumluluğu yüklenmek kolay değildi.
Kimliğini, kişiliğini ve yerel hiçbir özelliğini kaybetmeden Amerikalı olabilmek… O ülkenin insanlık adına kazanımlarını kendi potasında eritip kendisi kalabilmek… İnce ve hassas bir denge gözetebilmek…
Muharrem Amerika’da bunu başarabilmiş ender gençlerimizden biridir.
Türk insanı için bir örnek, bir model, bir idoldü.
Aslında, o kendine has mütevazılığı ve utangaçlığı hep kendisini anlatmasına engel oluyordu. Aldığı terbiye, “Ben şöyle yaptım. Şunu başardım, bunu hallettim” türünden konuşmasına müsaade etmiyordu.
Aslında benim de amacım, burada hakikaten çok zorluklarla büyük başarılar elde etmiş bir kişinin reklamını yapmak değildi.
Muharrem üzerinden bir kapı ve yol açabilmek, başta Amerika olmak üzere kendisi kalarak yurt dışında başarılı bir iş hayatı sürdürebilmenin mümkün olabileceğini göstermek.
Aşağışehirli, Eskimalatyalı, Battalgazili, Çarmuzulu ne derseniz deyin ya da Malatyalı Muharrem’in hayatı aslında birçok Türk gencine örnek teşkil edecek türde bir hayattır.
Öyle devlet parasıyla ya da babasının gücüyle yurt dışında boy gösteren sonra da kimliğini ve kişiliğini kaybetmiş kişilerden bahsetmiyorum.
Muharrem’in gurbetteki eğitim ve iş hayatı henüz 16 yaşında iken İstanbul’da başlıyor. Kendi yaşıtları hayatlarını Kileyik’te Derme kanalında ya da Eskimalatya’da baraj kenarında yüzmeyle geçirirken, Muharrem’i önce 4 yıl İstanbul’da, sonra Amerika’da hem çalışıp hem de okurken görecektik.
· Amerika’da başarılı olabilmenin sırrı
21 yaşında borç para alarak, Amerika’ya gelecek kadar cesareti ve özgüveni vardı kendisinin…
Hem okuyor hem de çalışıyordu.
2002’de Amerika’ya geldiği tarihten itibaren tam 7 yıl memleketine gidemiyor. Gerçekten bir insanın kendinde bu yaşta aile ve memleket hasretine dayanacak gücü bulması takdir edilecek bir husus…
Zaten Muharrem de bu sırrı iyi çözmüş. Diyor ki;
“Alişan abi, anne-babasına ve ailesine aşırı bağlı kişilerin yurt dışında başarılı olması mümkün değil. Tenperver ve rahata düşkün insanlar gibi. Benim hiç aralıksız 7 yıl memleketime dönmeden burada kalmamı da babamın dirayetli duruşu, basiretli oluşuna borçluyum. Eğer yılgınlık gösterip, sulu gözlü olsalardı, ben bugün burada değildim.”
Evet, gerçekten de önemli bir sırdı bu… Bizim Muharrem bunu iyi yakalamış ve kendi hayatına tatbik etmiş. Gerçekten de takdire şayan bir dirayet. Kendisi de uzun yıllar ailesinden ve memleketinden uzak kalmakla büyük bir dirayet göstermiş.
Söyler misiniz bana, kaç baba yiğit çıkar ve bunu yapar? Ben şahsen Erdem’den bir ay bile ayrı kalamam…
Ben şimdi buradayım ve belki 15 gün sonra döneceğim ama daha şimdiden anneme nasıl dayanacağım, Erdem’i 15 gün görmeden nasıl duracağım, bunu düşünüyorum.
Dile kolay tam 7 yıl.
7 yıl insanı yer bitirir.
Yedi(7), yer adamı.
Ama çok şükür 7’ler yiyemiyor Muharrem’i…
Burada şimdi aslanlar gibi ticaret yapıyor, aslanlar gibi okuyor ve sosyal faaliyetlerini yapıyor.
Üstelik gerçek bir Malatyalı, bir Malatyalı’nın Malatya’da olabileceği Malatyalılıktan daha fazla bir Malatyalı…
Ve aynı zaman da bir Amerikalı…
İşte burası böyle bir ülke… Burada kimseyi Amerikalı olmaya zorlamıyorlar. Diline, ırkına, inancına, yaşam biçimine müdahale etmiyorlar. Yeter ki kurallara uy.
Kurala uy istediğin gibi ol!
Hepsi bu kadar.
Özü bu Amerika’nın…
Bu ülkeyi bu kadar büyük ve güçlü kılan sır bu…
Osmanlı’yı bir zamanlar dünya gücü yapan da bu değil miydi?
· Keşif
Aslında ben Amerika’yı değil ama Malatyalı bir genci keşfettim…
Bir cesareti…
Bir başarıyı…
Bir özgüveni…
Bir Türk gencinin uzak diyarlardaki mucizevî hayatını…
Keşfettim…
· Amerika’yı büyük ülke yapan sır
Türkiye’de biz birbirimizi yerken, burada Türkler Rumlarla, Yahudilerle, Ermenilerle, Bulgarlarla bütün bir dünya ırklarıyla rahat yaşayabiliyorlardı.
Muharrem’in marketinin bulunduğu işyerinin sahibi bir Yahudi… Şimdi ikinci bir işyerini de Muharrem’e kiraya vermek için cazip tekliflerde bulunuyor.
İnsan dışarı çıkınca, Türkiye’yi daha bir başka gözle görebiliyor. İçeriden göremediğinizi dışarıdan daha iyi görebiliyorsunuz. Hele hele uzun yıllar yurt dışında kalanlar için bu fenomen daha bir başka boyut kazanıyor.
· Amerika’da kebap yemek
Amerika’dayım ama daha ilk geldiğim günde hiç yabancılık çekmedim. Hatta o kadar ki kendimi İstanbul’da, İstiklal Caddesinde sandım.
Çünkü adı Kebap House olan bir lokantadayım ve hem sahibi hem de çalışanları Türk’tü. Kırım Türklerinden Selçuk Küçük’ün dükkânında Nefise ve Şule isimli kızlar çalışıyordu.
Kebaplarımız geldi, çoban salatası soframızı süsledi. Hoparlörden gelen şarkı sesi ruhumu okşuyordu:
üsküdar'a gider iken aldı da bir yağmur
kâtibimin setresi uzun, eteği çamur
kâtip benim ben kâtibin el ne karışır
kâtibime sırmalı ceket ne güzel yaraşır
üsküdar'a gider iken köşe başı bakkalı
elinde kalem döker rakamı
kâtip benim ben kâtibin el ne karışır
kâtibime kolalı da gömlek ne güzel yaraşır
kâtibimin elinde kanarya kafesi
dar kalıba vurmuş kâtibin fesi
kâtip evlenecek çoktur hevesi
kâtip benim ben kâtibin el ne karışır
kâtibime kolalı da gömlek ne güzel yaraşır…
· Amerika’da Malatya unutulur mu?
Amerika’da, Philadelphia’da Adana Kebabı eşliğinde kâtibim şarkısını dinleyerek Muharrem’le sohbete dalmıştık.
Hep memleket meselesi taşıyordu yüreğinde yük olarak… Memleketine nasıl faydalı olabilirin hesabını yapıyordu. Ülke insanımızın, gençlerimizin ufkunu nasıl açabiliriz, burada başarılı olarak yeni gelen jenerasyona örnek olabilmenin sancısını yaşıyordu. Tek derdi buydu.
‘-Neden dünya herkese terakki dünyası olsun da bizim için tedenni dünyası olsun!’ diyerek iç geçiriyordu.
· Yaman bir çelişki
Aslında biz Türk toplumu olarak yaman bir çelişkiyi de içimizde barındırıyorduk.
Amerika’ya seyahatimi öğrenen kimi dostlar, arkadaşlar, her kesimden insanlar benzer tepkileri veriyorlardı.
Amerika’ya gitmek kolay değildi ve gerçekten de bir rüyaydı.
Buraya gelene kadar aylarca hazırlık yaptım, çok sıkı bir vize görüşmesi yaşadım ve uzun yolculuk sırasında 15’e yakın kapıdan geçtim, her birinde sorun yaşanacak riski gördüm… Avrupa gibi değildi. Amerika seyahati ayrı bir zorluk yaşatıyordu insana…
Oraya gidince dönmemi istemeyenler çoğunluktaydı.
Artık orada bir iş bulur çalışırdım.
Ne işim vardı Türkiye’de…
Geri dönmezdim artık.
Gidince bizi de çağır oraya…
Sen git işi ayarla biz geliriz ardından…
Oraya mutlaka yerleş, geri dönme!
Kanada’ya geç, oraya iltica et!
Bu ve benzeri tavsiyeler, tahminler, öneriler, beklentiler söylenip duruyordu.
Amerika’nın ne kadar zalim ve emperyalist olduğunu söyleyen herkes bir yandan da buraya gelip yaşamak ya da çalışmak için can atıyordu. Bu her kesim için geçerliydi.
Tabii ki bir ülkenin siyasetini beğenmiyor olmak oraya gitmeye, orada yaşamaya, orada okumaya ya da çalışmaya engel değildi ama… Ülkemizde Amerika’nın sicili ve imajı hiç de iyi değildi.
Her kötülüğün altında hep Amerika’nın parmağını aramadık mı?
Türkiye’de ne olsa, bunu mutlaka Amerika yapmıştır demiyor muyduk?
Peki, ne oluyordu da bu kadar tu kaka olan Amerika’ya rağbet vardı.
İşte bu yaman çelişkiyi hissettim bir daha Muharrem ile sohbet ederken…
· Muharrem’in evi
Evet, artık akşam olmuş, eve doğru yol alacaktık.
İnternette resimlerini gördüğüm Muharrem’in evine nihayet ayak basmıştık. Garip bir duygu yaşadım, eve girerken… Binlerce kilometre ötedeki bir mekânı, sadece facebook sayfalarında resimlerini gördüğüm bir evi bizzat görünce insanoğlu tuhaf duygular yaşıyor.
Gece saat ikiye kadar ilk gün notlarımı yazdım.
Yattım.
Belki 2 saat belki 3 saat uyudum.
Sabah namazı vakti erkenden kalktım notlarımı gözden geçirdim.
Ertesi günü gün boyu yatmak zorunda kaldım.
Artık zaman farkından doğan sarsıntıyı atlattım. Havasına ve yemeğine alışmaya başladım.
· Şehircilik harikası: Philadelphia
Muharrem, Philadelphia merkezinde arabasıyla beni gezdirdi. Şehri kaba hatlarıyla gözlemledim.
Cetvelle çizilmiş caddeler ve sokaklar, tertemiz pırıl pırıl kaldırımlar, insanın ruhunu okşayan mimari yapılar, düzgün akan trafik, korna sesi ve bağırtıların olmadığı bir yaşam…
Kurallar, kurallar ve kurallar.
Bu kurallara uyan insanlar.
Ve saat gibi işleyen bir şehir.
İnsana verilen değer.
Saatlerce gezmemize rağmen bir korna sesi duymadık.
Hız sınırını aşan bir tek arabayı görmedik.
Yollarda bir tek sigara izmaritine bile rastlamadık.
Yayalara gösterilen öncelik ve saygı üst düzeyde…
Her şey insan için…
Kütüphaneler, sanat merkezleri, müzeler, parklar, yeşil alanlar, spor sahaları, koşu yolları, şehrin ortasından akan iki nehir ve üzerlerine yapılmış 10’larca köprü…
72 milletten insan yaşıyordu Amerika’da…
Her ülkeden, her inançtan, her mezhepten, her renkten, her ırktan insan çıkıyordu karşımıza… Bu kadar farklı düşüncelere sahip bir insan topluluğunu bağrında yaşatan bir şehirde her şey o kadar uyumlu ki…
Ve o kadar bir düzen vardı ki…
Kimsenin kimseyi kınadığı yoktu.
Özgürlük alabildiğine yayılmıştı havasına, sokağına, kaldırımına…
Peki, neydi bu sır.
Bu insanları bir arada tutan gizem neydi?
3 milyonluk şehirde herkes işine bakıyordu.
Aslında sokaklarda çok fazla insan yoktu. Sanki 10 bin insan yaşıyor sanırdınız. Nerede idi bu 3 milyon insan.
Herkes ya işinde ya da evindeydi.
Caddeleri, parkları, gökdelenleri, müzeleri, sanat merkezleri, hastaneleri ve özellikle üniversiteleri ile meşhur Philadelphia’daki ilk günkü turumuz sona erdi.
Philadelphia’yı, başrollerini Tom Hanks ve Denzel Washington’ın paylaştığı “Philadelphia” isimli hüzünlü(acıklı) bir filmle biliyordum. Tabii ki ünlü Rocky filmini de unutmamak lazım.
· Şehir turu
Philadelphia’nın şehir merkezinde devasa yüksek binalar bir intizam dâhilinde göğe doğru yükseliyordu. Filmlerde ve resimlerde gördüğüm bu binalar insanın aklını başından alır gibiydi. Özellikle Market Street’in batısında bulunan otel binaları göğe doğru süzülüyordu.
Drexel University, University of Pennsylvania, Market Street’i gezdikten sonra Mesonic Temple’a geldik. Ki 1873 yılında masonlar tarafından kurulmuş bir yapıdır. İçinde Masonik tarihi eşyalar ve toplantı salonları bulunmaktadır. İspanyol figürlerle kaplı Oriental Hall, Italyan motifler ile yapılmış Renaissance Hall ve eski Mısırlıların desenleri ile kaplı Egyptian Hall bu salonların en önemlileridir. Binanın dışında Amerika başkanı George Washington un mason kıyafetleri ile poz verdiği heykeli bulunmaktadır. Philadelphia şehir merkezinin tam ortasında bulunan Mesonic Temple’ın kuzeyinde meşhur Love Park bulunmaktadır.
Love Park’tın hemen yanında Amerika’nın en önemli tarihi binalarından biri bizi karşıladı. Victorian-Gothic binalardan olan Pennsylvania Academy of Fine Arts muhteşem bir müze… Saatlerce gezmemize rağmen Sanat Merkezinin ancak yarısını görebildik.
Benjamin Franklin Parkway’e doğru ilerlerken bir anda cadde üzerinde dalgalanan Türk Bayrağını görünce şaşırıp kaldım. Tabii burada sadece Türk Bayrağı değil diğer ülkelerin de bayrakları vardı.
City Hall ve City Hall Observatory Tower, Philadelphia’nın en yüksek binalarından JFK Plaza, Penn Central Plaza, Dilworth Plaza görüş açımıza takılan diğer yüksek binalar… Hard Rock Cafe den hemen sonra solda The Gallery At Market Street Alışveriş Merkezi’ne uğradık. Philadelphia’nın en büyük alışveriş merkezlerinde biri olan bu binanın hemen arkasında Pennsylvania Convention Center’ı gördük. Independence National Historic Park’ı geçtikten sonra Independence Hall’un muhteşem manzarası ile karşılaştık.
Amerika bağımsızlığını ilan ettiğinde çalınan Liberty Bell (Kırık Çan) parkın tam ortasında camekânlı bir binada teşhir ediliyor. Ayrıca Second Bank of the US, Franklin Court, City Tavern, 18th Century Garden, National Museum of American Jewish Museum ve Atwater-Kent Museum de burada bulunmaktadır.
Philadelphia’da kaldığım süre içerisinde ayak basmadığım yer kalmadı sanki…
· Philadelphia ile ilgili notlar
Philadelphia, aynı zamanda Manisa’nın Alaşehir ilçesinde kurulu bulunan bir antik şehrin de adı. Burada kalıntıları yer alan St. Jean kilisesinin adı da Philadelphia’dır.
Ünlü Rocky filmi burada çekilmiş… Sylvester Stallone’yı filmde, ünlü Art Museum’un merdivenlerinden koşarken görüyoruz.Rocky ‘nin bir de burada heykeli bulunmaktadır.
Amerika’nın ilk başkentidir.
Zencisi en bol olan kentidir. Beyaz nüfus ile zenci nüfus yarı yarıya…
100 dolar kağıt paranın üzerinde Philadelphia’dan Independent Hall’un bir görüntüsü vardır.
Üniversiteler ve hastaneleriyle meşhurdur. Dünyada ilk 100’e giren 10’a yakın üniversitesi vardır.
Meşhur İnsan Hakları Bildirisinin ilk kez yayınlandığı şehirdir.
Amerika’nın ilk 8 maddelik anayasasının hazırlandığı yerdir. Yazıldığında ‘insan eliyle yazılmış mucizevi bir anayasa’ olarak takdir edilmiş.
"The city of brotherly love"… “Kardeşçe sevginin şehri” sloganının meşhur olduğu şehir…
Dünyaca ünlü basketbolcu Allen Iverson’ın formasını giydiği Philadelphia 76’ers takımının bulunduğu şehir…
Amerikan Kurtuluş Savaşı’nın başladığı yer.
· Kuzey-Güney savaşları
Artık birkaç günde Philadelphia’yı adeta ezberlemiştim. Muharrem ertesi günü beni şehrin içine bıraktı ve tek başıma gezmeyi öğrendim.
Bir gün sonra şehrin uzak bir bölgesine gittik. Amerika’da bir dönem ülkeyi kasıp kavuran ünlü Kuzey-Güney savaşlarının hüküm sürdüğü savaş bölgesine… Valley Forge!
Sembolik olarak temsil edilen askerler, evler ve binalar…
Amerika garip bir ülke.,. Akıl sır ermiyor.
Tarihini, doğal güzelliklerini, yapay güzelliklerini ve hatta günahlarını bile satışa çıkarmış. Geçmişte işlediği suçları paraya dönüştürebilecek kıvrak bir zekaya sahipler.
Çünkü kapitalizm için her şey paraydı. Kazandığın ve tükettiğin ölçüde insandın ve mesut olabilirdin. Bu kural ülkeyi de, ülkeyi yönetenleri de ve bu ülkede yaşayan insanları da bu şekilde davranmaya itiyordu. Ülke insanı bu gerçeğe göre kurguluyordu.
Taşını toprağını turistik amaçlı müzelere dönüştürüyordu.
Dünyanın dört bir tarafından gelen milyonlarca turist buraları ziyaret ederek milyonlarca dolar bırakıp gidiyorlardı. Onlardan biri de bendim.
Ne yapabilirdim ki, Amerika’ya gelmişsem buraları da görmeliydim. Amerika demek bu demekti.
· Bawa Muhyiddin
Bir sonraki durağımız Bawa Muhyiddin’in meftun bulunduğu türbeyi ziyaret etmekti. Philadelphia’nın manevi sultanı idi. Philadelphia’ya tesir eden bu zat, enteresandır ki, İngilizce bilmediği halde, 1970’lerde guru furyasının fırtınalar estirdiği Amerika’da, Hıristiyan ve Yahudi cemaatlerin fevc fevc Müslüman olmasına sebep olmuştu. O kadar sevmişti ki bu ihtiyarı Amerikalı, adına külliyeler, Müslüman mezarlıkları yaptırmışlar.
Sri Lankalı bu Hak dostunun sohbetlerine katılmış Amerikalılar, 8 Aralık 1986’da Hakk'a yürüdüğünde hizmetini göğüslemişler.
Philadelphia öyle enteresan bir şehirdi ki, yeni dünyanın kurulma merkezi, dini özgürlüğün ve eşitliğin sağlandığı şehir olmasıyla beraber, dünyayı krize sokan karikatür faciasının altında Philadelphia’nın ünlü gazetelerinden Philadelphia İnquirer olduğu söyleniyor.
Eski İran kaynaklarına göre Ashab-ı kehfin mağaraya girdiği şehrin ismi Philadelphia. Sanki Bawa Muhyiddinleri, Fethullah Gülen Hocaefendileri bağrında tutan bu şehir manen de Ashab-ı Kehfin buradan ortaya çıkması gibiydi.
· Amerika’da Risale-i Nur okudum!
Hayranlıkla müşahede ettiğim, Muharrem’in fikir dünyasını ve manevi hayatını merak ettim. Kendisi ‘-Ben iki miyara baliğ İslam dünyasının en adi ferdiyim’ diye açıklıyordu. Kitaplığı zengindi. Ön yargılı olmaksızın herkesi saygıyla dinleyip kitapları okumayı ve onları anlamaya çalıştığını dile getiriyordu. En son hayatında hiç okumadığı Mevlana’nın mesnevisini Türkiye’den getirmiş onu okuyor.
Başbakanın; ‘-Said Nursi’siz Türkiye’nin maneviyatı eksik kalır’ dediği, Yirminci ve yirmi birinci yüzyıla fikirleriyle damgasını vuran bu insanın Muharrem’in iç dünyasında inkılâplar yarattığını gördüm.
Onunla alakalı, kendi ifadesiyle “-Beni, skolâstik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası mı zannediyorlar?
Ben, bütün müspet ilimlerle birlikte, bu asrın fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Bu hususta en derin meseleleri hallettim.
Hatta bu hususta da bazı eserler telif eyledim. Fakat ben, öyle mantık oyunları bilmiyorum. Felsefe düzenbazlıklarına da kulak vermem.
Ben, cemiyetin iç hayatını, manevi varlığını, vicdan ve imanını terennüm ediyorum.’ Onu eski çağların bataklığına saplanmış bir medrese hocası zannedenler, maalesef ondan istifade edemiyorlar. Tanımıyorlar.
‘-Düşmanlık edenlere ne diyeceksin?’ dediğimde ‘-İnsan bilmediğinin düşmanıdır. Amerika’ya da düşmanlığımız bundan!’
Hayatımda ilk defa, Risale-i Nur kitaplarının okudum. Türkiye’de yaşamadığım bir tecrübeyi Amerika’da yaşadım. Hatta Münazarat adlı eserini okudukça şok oldum. Onun o muhteşem ve isabetli tespitlerini nasıl olmuştu da görmezden gelmiş, okumamıştım.
Amerika’da her gördüğüme ‘-Edgar Allen Poe’yu tanıyor musun’, diye sorduğumda tanımayan yoktu! Ama ben kendi değerimi, insanımı tanıyamamış, el memleketinde kendine yabancı oluşumun farkına varmıştım.
Flash! Flash! Flash!
“Gazeteci Alişan Hayırlı Amerika’da Risale-i Nur okudu” Malatya yer yerinden oynardı adeta! Türkiye’de yıllarca tavizsiz ve ilkeli İslami kesimin taraftarı olan Alişan Hayırlı nasıl oldu da Nur Talebesi olmuştu?!
Şeklinde aramızda şaka yollu atışmalar oluyordu.
Tabi işin latifesi bir yana Risale-i Nurlar Amerika’da bir hayli mesafe kat etmişti. Birçok okura ulaşmış, akşam dersleriyle bu halka yenidünyaya kadar büyümüştü.
Eskiden tanımadığım fikirlerine ve bilhassa duruşlarına kesinlikle katılmıyor, asla o yolda yürümem imkânsız dediğim fikri akımın Amerika üzerindeki tesirini gördükçe şimdiye kadar yabancı kaldığıma hayıflanıyordum. Performanslarına hayran olmamak mümkün değildi.
Nitekim benim bulunduğum şehir Philadelphia, Pennsylvania eyaleti içindeydi. Deniz Baykal ile birlikte Pennsylvania eyaleti de meşhur olmuştu. İşte bu eyalette, bizim kaldığımız yere çok yakın bir yerde ikamet eden Fethullah Gülen ile bir röportaj ve ziyaret imkânı aradım. Fazla üzerine düşmemekle birlikte belki bir gazetecilik örneği sergilerim diye umutsuz bir girişimde de bulundum. Ancak görüşme imkânını bulacağıma dair umutsuz bilgiler gelince fazla da gitme arzusu taşımadım.
· Niagara’ya niyet, Emily’e kısmet
Türkiye’de iken görmeyi çok arzu ettiğim yerlerden biri Kanada-Amerika sınırında bulunan meşhur Niagara şelalesi idi. İşte bu arzuma kavuşmak için büyük bir fırsat çıkmıştı.
Rochester kentinde bir tanıdık yaşıyordu. Gitmeden önce telefonunu almıştım. Aradım ziyaretine geleceğimi söyledim. Tamam dedi, gelirseniz buraya çok yakın olan Şelale’ye de gideriz dedi.
Ancak burada yazmak istemediğim bir yığın olayla karşılaştık Niagara yolunda… Uzun hikaye… Burada yazıp hem yazının hacmini artırmak hem de sizi sıkmak istemiyorum.
Araç bozuldu, yolda kaldık. Korktuğumuz başımıza gelmişti.
Muharrem hemen devreye girdi. Dedi ki, “Hiç endişe etme, şimdi ben 150 mil ötede bir arkadaşım var, aradım, kendisi gelip bizi alıp evine götürecek”
New York’tan henüz evine yorgun argın gelen, ancak bizden gelen yardım isteğine anında olumlu cevap veren ve bizi gelip mahsur kaldığımız yerden kurtarıp evine götüren Amerikalı kızın adı Emily Clymer’di.
Emily, Amerika’yı kuran ve anayasasında imzası olan George Clymer’ın torunu… 24 yaşında bir üniversite talebesi, aynı zamanda İngilizce öğretmeni. Geçtiğimiz yıllarda Müslüman olduğu söyleniyordu. Zengin bir Amerikalı ailenin çocuğuydu.
Gece yarısı şato gibi evine vardığımızda, bir yandan kurtulduğumuza seviniyor, bir yandan da Niagara’ya gidememenin üzüntüsünü yaşıyorduk.
Niagara Şelalesine niyet ederek yola çıkmıştık ama bir anda kendimizi Amerika’da bir genç kızın saray gibi evinde bulmuştuk.
Sadece filmlerde gördüğüm tipik bir Amerikan ailesiyle ilk defa tanışacak, bir Amerikalı’nın evinde ilk defa kalacaktım. Amerikan aile hayatı ile ilk defa yüzleşecektim.
Kitaplarda okuduğumuz, filmlerde seyrettiğimiz Amerikan ailesinden farksızdı aslında…
Havuzlu, bahçeli, 15-20 odalı, hizmetçili tipik zengin Amerikan evinde ilk geceyi geçirmenin heyecanı vardı.
Eve vardığımızda evde sadece Emily’nin annesi vardı ve gece geç vakit olduğu için o da yatmıştı. Odalarımıza çekildik.
Sabah erkenden uyandım. Gece karanlığında girdiğimiz evi şimdi gündüz gözüyle şöyle bir gezeyim dedim.
O gün de (4 Temmuz) Amerika’nın kuruluş yıldönümü şenlikleri vardı. Gerçekte bu evde iki kişi yaşıyordu. Anne ve kız… Baba boşandığı için başka bir evde başka bir kadınla yaşıyordu. Diğer 3 kız ile erkek çocuk evden ayrılmışlardı. Her biri ayrı yerde yaşıyorlardı.
Ama o gün yıldönümü nedeniyle evde toplanacaklardı. Abla, teyze, kuzen ve baba teker teker eve geldiler. Evde sürpriz misafirler vardı. Hem de 2 erkek. Ancak her şey doğaldı.
Amerikan misafirperverliği gösterdiler bize… Özel ikramlar eşliğinde gün boyu havuz sefası yaptık. Yarım yamalak İngilizce ile aile fertleriyle sohbet ederken Niagara niyetine Clymer seferi yapmıştık.
Sonra teker teker ayrıldılar evden aile fertleri… Yine Emily ile baş başa kalmıştık koca evde… Bu Amerika ailesi için normaldi. Zaten biz de akşam üzeri son ayrılan kişiler olduk evden.
Yani olayın özeti şu: Kendi insanımız bizi yolda bırakmış, Hıristiyan bir ailenin çocuğu Amerikalı bir genç kız bizi kurtarmıştı. Hem de evde iki gün boyunca bizi misafir ederek…
Burada Emily’e bir kere daha teşekkür etmek istiyorum. Yolda kalan bir başka milliyetten kişileri hem de yorgun olduğu bir günde, gecenin belli bir vaktinde 150 mil (240 km) öteden gelerek bizi mahsur kaldığımız yerden gelip kurtaran kahramanımızdı artık bizim için Emily…
· New York seferi
Artık New York’a gitme zamanı gelmişti. Amerika’ya geldiğim günkü heyecanın bir benzerini New York ziyareti öncesinde fazlasıyla duymaya başlamıştım.
Boşnak çocukları Philadelphia’ya gezmidirmek için gelen Muhsin Turcihan ve Mehmet Sayan’ı da yanımıza alarak birlikte New York’a hareket ettik.
(Muharrem’in Amerika’daki en yakın arkadaşlarından Mehmet Sayan gerçekten de bilgili ve kültürlü bir çocuktu. Mardinli Mehmet Sayan’la yolculuk boyunca Türkiye siyaseti üzerine sohbet ettik. Erdoğan ve Açılım üzerine orijinal fikirleri vardı. Belli ki kendini yetiştirmiş ve çok okuyan bir kişiydi. Mardinli Mehmet ile tanıştığıma çok sevinmiştim.)
Muharrem, “Sol tarafa bak, New York ışıltılar ve devasa gökdelenleriyle görüldü” deyince heyecanım daha da arttı. Dünyanın en büyük ve en güzel şehirlerinden biri olan bir yeri ilk defa görmenin o muhteşem hazzıyla kafamı çevirdim.
Bunun gerçekliği karşısında şüpheye düştüm. Filmlerde izlediğim New York burası mıydı?
Gerçekten ben Amerika’da ve şimdi New York’ta mıydım? Birisi daha dürtmeli ve bunun bir hayal olduğunu söylemeliydi.
Ama tabi bu heyecanımı asla yanımda oturanlara hissettirmedim. Sanki Elazığ’a gidiyormuş pozuyla hareket ediyordum. Ha Elazığ ha New York ne fark ederdi. Hatta Elazığ daha güzel değil miydi buradan… En azından Elazığ doğaldı. Yapma bir şehir değildi.
Her neyse gece yarısı New York’un göbeğinden içeri girdik. Vakit geçti ve eve gidip dinlenmek gerekiyordu. Yarın koca bir gün bizi bekliyordu.
Ev demişken burada bize New York’ta evini açan ve bizi gece yarısı saat 02.00 ‘ye kadar New York’u gezdiren Muhsin Turcihan’a çok teşekkür etmek gerekiyor. Devlet bursuyla Columbia Üniversitesinde okuyordu. Zehir gibi çocuktu. Efendi, terbiyeli, candan, mütevazı, dürüst, imanlı, akıllı ve fedakârdı. Güvenilir bir çocuktu. Arkadaş canlısıydı. Kendisini tanıdığıma çok memnun oldum. Artık Amerika’da Muharrem Atalan ve Muhsin gibi dostlarım vardı. Pırıl pırıl gençlerle tanışmıştım.
Ertesi günü kendimizi New York caddelerinde bulduk. Özgürlük heykeli, Empire State, Times Square, Wall Street, Brooklyn, Broadway başta olmak üzere bütün ünlü yerlerini gezme imkânımız yoldu.
Burada Rahmetli Said Çekmegil’in torunlarından Kemal Birtek bizim gezimize eşlik etti. Akşamüzeri hemen Times Square’nin yanındaki ünlü bir Türk lokantasında bize akşam yemeği ikram etti.
Muharrem, Muhsin, Mehmet Sayan, Kemal ve ben… Gece saat 02.00 ye kadar New York’ta gezip dolaştık. Artık ayağımızda bir adım atacak takat kalmamıştı. Kendimizi metroya zorla kavuşturabilmiştik.
Muhsin’in evinin hemen karşısında bir de Boşnak Camisi vardı. Zaten bu bölge Müslüman Boşnakların yaşadığı bir yer olarak tanınıyordu.
Ertesi günü otobüsle tekrar Philadelphia’ya dönüş yaptık. Bir gün sonra Washington seferi vardı. Ama onun öncesinde Amerika’da çalışan Giresunlu bir Türk’ün evine misafir olduk. 10 yıldır burada çalışıyor ve yaşıyordu, ailesiyle ile birlikte… Güzel bir evi vardı. Türk yemekleri eşliğinde çok güzel bir akşam geçirdik. Giresunlu Zeki Yılmaz’a çok teşekkür ediyorum.
· Papaz Müslüman Robert
Muharrem, beni Philadelphia’da sürpriz bir yere daha götürdü. Bu şehirde uzun yıllar papazlık yapan ve sonradan Müslüman olduğu söylenen Alman asıllı bir Amerikalı… Robert. 5 Türk öğrenci ve işçi ile birlikte kalıyordu. Robert Müslüman olmuş ama hala kafasında soru işaretleri varmış. Muharrem ve arkadaşları Robert üzerinde çalışmalarını sürdürüyorlar, taki o soru işaretleri kafasından çıkana kadar.
Robert’le uzun uzun siyaset ve Amerikan hayatı üzerine sohbet ettik. Şen şakrak ve esprili birisi idi. Oturduğu evde hala İsa’nın ve Hıristiyanlığıın tabloları vardı.
· Son gezi: Washington, D.C.
Artık Amerika’daki gezimin son günlerine yaklaşmıştım. Bir yandan beni hüzün kaplarken, bir yandan da memleketime dönecek olmanın sevincini aynı anda yaşıyordum. Alışmıştım aslında, belki de çabuk alışmamı sağlayan Muharrem’in olağanüstü misafirperverliğiydi. Kaldığım süre içinde beni hiç yalnız bırakmadı. İşini gücünü bırakıp beni her gün yeni bir yere ve şehre götürdü. Philadelphia’da gezdirmedik yer bırakmadı.
Şimdi de son gezi yerimiz olan Washington’a gidecektik. Bu gezimize sürpriz bir şekilde Emily de katılacaktı. Sabah erkenden Muhsin, Emily, Muharrem ve ben arabaya atlayıp Washington yolunu tuttuk. Yaklaşık 3 saatlik yolculuk bizi bekliyordu.
Dünyaya yön verdiği söylenen bir ülkenin başkentine ayak bastığımda içimde garip duygular oluştu. Kirli işlerin döndüğü, kara planların yapıldığı iddia edilen temiz ve yeşil bir şehirdi Washington, D.C. ("District of Columbia" Kolombiya Bölgesi)…
Şehri gezerken gündüz saat 12.00 civarlarında birden İspanya bayraklarıyla donatılmış bir araba konvoyuyla karşılaştık. Meğer maç bitmiş, dünya kupasını boğalar almış. Onlar Washington caddelerinde Viva Spain diye bağırırken, ben de Oley Turkey diye cevap veriyordum. Emily araya girip müdahale etmeseydi, belki de Washington’da bir Türkiye-İspanya kavgası çıkabilirdi. Deki, yahu sana ne oluyor. Eee zoruma gitti işte… Bu İspanya bizim eleme grubunda birinci olmamış mıydı?
Nihayet Kongre binasının önüne geldik. Herkes bu binayı Beyaz Saray sanırmış, ben de öyle sandım, niye yalan söyleyeyim… Dediler ki, hayır burası Kongre binası, işte şurada karşıdaki küçük ev de Beyaz Saray… Hııı. Konu anlaşıldı. Bilgisizliğimiz orada ortaya çıkmıştı.
Katedral, Cami, Büyükelçilik binaları birbirlerine çok yakındı. Washington’da da Bolulu Cengiz abinin yerinde güzel bir Türk yemeği yedikten sonra doğru Lincoln anıtına gittik. Beni en çok etkileyen mekân burası oldu. Büyüleyici bir atmosferi vardı.
Her tarafı ağaçlar, yeşillikler ve nehirlerle kaplı küçük, sade, yaşanabilir bir kentti… Ama işte arka planda o kötü düşünce ve yargı var ya… Bu güzellikleri seyrederken hep kafamın içinde, zihnimin arka planında, gözümün önünde bu imaj vardı. Bütün bu işleri başımıza Washington açmamış mıydı?!
Yoğun gezi programından dolayı ve tabii ki yorulduğumuz için Obama ile yapacağımız görüşmeyi iptal ettik! Çünkü ertesi günü Türkiye’ye dönecektim. Obama ailesiyle artık bir başka sefere birlikte olabilirdik, telefon açıp üzüntülerimi bildirdim!
Gece saat 23.00’te Philadelphia’ya vardığımızda kimsenin takati kalmamıştı. Herkes yattı, çünkü yarın dönüş günüydü.
· Elveda Amerika
Artık gezinin sonu gelmişti. Döneceğim gün ATCOM’u ziyaret ettik. Başkan Yardımcısı Hacı Köse bizi karşıladı. Amerika’daki son yemeğimi Hacı Köse ikram etti. Buradan kendisine çok teşekkür ediyorum.
Başta ATCOM Başkan Yardımcısı Muharrem Atalan olmak üzere, Muhsin Turcihan, Mehmet Sayan, Zeki Yılmaz, Kemal Birtek, Bünyamin Aksaplı ismini unuttuğum daha birçok Amerikalı ve Türk diğer dostlara ve tabii ki Emily Clymer ve ailesine çok teşekkür ediyorum.
İstanbul’a ayak bastığımda beni ilk arayan yine Muharrem Atalan oldu. Kutsal topraklara ayak bastığım için kendisi benden daha sevinçliydi. Ama arkada iyi bir Malatyalı bırakıp dönmüştüm.
Amerika’yı yeniden keşfedemedim ama Muharrem, Mehmet Sayan, Kemal Birtek, Zeki Yılmaz, Emily Clymer ve Muhsin Turcihan gibi bir çok dostu keşfetmiştim.
Teşekkürler Muharrem! Elveda Philadelphia!
· Son söz
Aslında benim yaptığım şey doğrudan bir yorum değildi. Gezip gördüğüm yerlerin sadece bir fotoğrafını çekiyordum. Bir tespit yapıyordum. Hoş zaten dil bilmeden, sokaktaki vatandaşla, Amerika’yı yöneten gizli ya da açık yöneticilerle, Amerikan medya mensupları ile bire bir görüşme yapmadan zaten derinliğine bir yorum yapma şansım da olamazdı.
Dil bilmediğim için sadece gördüğümü yazmaktan başka çarem yoktu. Arada bir birlikte gezdiğim Türklere bazı konuları sorarak onların görüşlerini alarak bir fikir sahibi olmaya çalışıyordum.
Dolayısıyla Amerika’nın gerçek yüzünü, ya da Amerika’nın bugünkü sosyo-kültürel ve politik yaşam biçimini gözlemleyip aktarabilme gibi bir durum söz konusu olamazdı. Zaten bu gezinin böyle bir amacı da yoktu.
Turistik bir gezinin intibalarından öteye geçemezdi, bu yazının konusu… Türkiye’de oturup, buraları hiç görmeden ahkâm kesmek kolaydı.
Bu emperyalist ülke ve bu şeytan devlet bu muydu?
Sokaktaki vatandaşların bundan ne kadar haberi vardı?
Arkasından atıp tutuğumuz, yerden yere vurduğumuz, “Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi” sloganlarıyla haddini bildirdiğimiz, Türkiye’de ne olursa altında parmağını aradığımız, bütün kötülüklerin anası saydığımız bir ülkeydi bizim için her zaman Amerika… Doğrusu böyle düşünmekte pek de haksız sayılmazdık.
Amerika’nın işlediği cinayetler, sömürdüğü ve işgal ettiği ülkeler, aç gözlülük, petrol hırsızlığı, demokrasi diyerek yaptığı katliamlar günümüzde devam eden bir sürecin adıydı.
Amerika dışarıda, en azından Müslüman ve Ortadoğu ülkelerinde böyle anılıyor ve biliniyordu. İmajı yerlerde sürünüyordu.
Güvenilmez bir ülkeydi.
İsrail’i şımartan ve bölgede terör estiren bir çete devletine arka çıkan bir ülkeydi Amerika…
Bir yandan da tüketim ve ahlaksızlık öngören kültürünü (Sinema, tiyatro, resim, müzik vs.) acımasızca üçüncü dünya ülkelerine ihraç eden benimseten bir ülkeydi.
Bizim gözümüzde Amerika buydu. Baktığımız pencereden bunları görüyorduk.
İşte bu duygu ve düşünceleri beslediğim bir ülkeye ayak basıyor, şimdi onun topraklarında geziyordum.
Sahi Amerika bu muydu?
Bunu Amerika topraklarında görmek mümkün müydü?
Sokaktaki vatandaşı, kendi ülkeleri hakkında böyle düşündüğümüzü biliyor muydu?
Kendi ülkelerinin katliam, işkence, cinayet, işgal ve sömürü ülkesi olduğunu biliyorlar mıydı?
Peki, dışarıya karşı böylesine hasmane, acımasız ve terörist bir yaklaşım sergileyen bir ülke kendi içinde nasıldı?
İşte bu noktada durum bambaşkaydı?
Bize dayattığı insan hakları ve demokrasi konusunda içeride aynı ikiyüzlülüğü gösterdiğini söylemek mümkün değildi.
Herkes her yerde kitap okuyordu. Gazeteler milyon sayılar basıyordu. Kütüphaneler, sanat merkezleri, müzeler dolup taşıyordu. Herkes herkese saygılı, kurallara büyük oranda uyuluyordu.
Zengin ve refah düzeyi yüksek bir ülkeydi.
Yemyeşil bir ülkeydi. Yolları ve binaları geniş, tertemizdi. Trafik sorunu yaşanmıyordu. Herkesin arabası ve evi vardı. İş bulmak sorun değildi. Herkes istediği üniversiteye gidebiliyordu. Dünyanın en iyi üniversiteleri, hastaneleri, bilim merkezleri bu ülkedeydi.
72 milletten insanı bir çatı altında hiçbir sorun çıkmadan yaşatabilecek bir formülü bulmuşlardı. Zenginlik ve refah bu formülün en önemli iki ayağını oluşturuyordu.
Türkiye’deki gibi gericilik ve yobazlık yoktu. Kimsenin dinine, ırkına, rengine, inancına, fikrine, giyimine karışan eden yoktu. Herkes bu alanlarda alabildiğine özgürdü. Herkes kanunlar önünde tam anlamıyla eşitti. Hatta karışılmadığı gibi teşvik ediliyordu. Washington’da gördüğüm manzara şuydu. Beyaz Saray binası, onun yanında ünlü bir katedral onun yanında da büyük bir cami…
Herkes işine gücüne bakıyor Amerika’da… Kimsenin ağzından Obama kelimesini duymadım. Siyaset hiç konuşulmuyor gibi… Amerika’yı bir cümleyle özetleyecek olursak. Herkes çalışıyor ve yiyip-içip eğleniyordu. Hayat buydu Amerika’da… “Ne olacak bu Amerika’nın hali?” diyen yoktu. Ne olacak benim halim, nasıl kazanabilirim, nasıl geçinebilirim, nasıl yiyip içip eğlenebilirim, diyorlardı.
Zaten Amerika yeme içme memleketiydi. Sokakta yürürken, bisiklet ya da araba kullanırken, çalışırken, gezerken, otururken Amerikalılar yiyip içiyordu. Kimsenin eli ve ağzı boş durmuyordu. Tüketim Amerika’nın kanına işlemişti.
Burada herkes çalışmak zorundaydı. Anne, baba, kız, erkek fark etmez, herkes kendi kazancını kendisi yapmak zorundaydı. Babanın ya da annenin evladına faydası yoktu. Benim malım benim kazancım diyebilmesi için bir Amerikalının o kendisinin kazanmış olması lazımdı.
Sokakta 13 yaşından aşağı çocukların tek başına gezmesi yasaktı. Bir anne ya da baba çocuğuna fiske dahi vuramazdı.
Dedim ya, Amerika ilginç bir ülkeydi. Olumlu ya da olumsuz yazmak için herkesin eline bol malzeme geçebilirdi. Eğer Amerika’ya düşmansanız istediğiniz kadar bilgi vardı. Dost olana da vardı.
Fakat Amerika’nın bir de öteki yüzü vardı.
Uyuşturucu, intihar, boşanma, içki, kumar, fuhuş gibi bir insan nesli için tehlike arz eden vahim gelişmeler de yaşanıyordu.
New York sokaklarında gece koca gökdelenlerin altında karton kutuların üzerinde yatan homeless’ler (evsizler) vardı. Gündüz trafiği durdurup elindeki evsizim, yurtsuzum açım deyip para toplayan zenciler vardı.
800 bin üzerinde evsizlerin yaşadığı sanılıyor. Bu büyük bir rakamdı aslında. New York’ta gezerken birkaç evsizin resmini çektim. Kimse dönüp bakmıyordu. Yokmuşlar gibi davranıyorlardı. Açıkçası yok sayıyorlardı.
Dünyanın süper gücü Amerika’ya bu görüntüler hiç yakışmıyordu!
Ortadoğu’daki mazlum insanları kurtarmaya! giden, geri kalmış! ülkelere demokrasi götüren Amerika’nın gözü kendi insanını görmüyordu. 12 bin kilometre ötede Irak’ta insanlığı kurtaran(!) Amerika, hemen yanı başında, o çok övündükleri gökdelenlerin dibinde yatan 800 bin evsizi görmüyordu. Ya da görüyorsa çare olamıyordu. Dünya jandarmalığına soyunan bir ülke için ne hazin bir çelişkiydi.
Aslında bu sorunun cevabı basitti. Amerikan kapitalizmine göre, başarısız olan ve kaybeden ayakta kalamazdı. Bu kural acımasız bir şekilde işliyordu.
Öte yandan intihar, uyuşturucu, cinayet, gasp, soygun, boşanma vardı.
Filmlerde gördüğümüz bizim kültürümüze taban tabana zıp yaşam tarzı Amerikan toplumunu tehdit ediyordu.
Gayrı meşru ilişkiler, sapıklıklar, nihilizm ileri boyuttaydı.
Kilise bütün bunlar karşısında sadece seyirci kalabiliyordu.
Çaresizdi.
Muhteşem ve göz kamaştırıcı mimari yapılardan oluşan Kiliselerin içindeki ruh sıkıcı ayinler Amerikan gençliğinin ilgisini çekebilecek cazibede değildi. Hıristiyanlık iflas etmişti. New York sokaklarında avazı çıktığı kadar bağırken gördüğüm din görevlisinin artık mimarisi ile övündükleri kilisenin tam tepesine beyaz bir bayrak asmaktan başka çaresi yoktu.
20 Nisan 2010 tarihli Washington Post gazetesinin ünlü yazarı Henry Allen yazısını şöyle noktalıyordu:
The dream is dying. No resuscitation, please. (Rüya can çekişiyor. Lütfen, kimse dirilmesini beklemesin!)
Bu cümle benim de yazımı noktalayan son söz olsun.
Bütün resimler:
http://picasaweb.google.com.tr/home?tab=mq